UMUMİ HELA ve KAPİTALİZMİN DAYANILMAZ İŞ ADAMLARI...
Para babaları daha fazla semirip, dişlerini dolarla karıştırsınlar diye bakkal kültürümüzü yerle bir ettiler. Ne vardı şimdi şu çocuklara üç beş şeker alıp, dağıtsaydık. Çok zaman oldu,unuttuk değil mi? İnsan selinin arasına yaklaştıkça, etrafımız ucuzluk yazan etiket ve vitrin boyalarından geçilmiyor. İster küçük ölçekli olsun, ister büyük ölçekli işletme olsun, bütün ürünlerde kampanyalar, özendirmeler almış başını gidiyor. Süper marketlerden, mahalle esnafına kadar, her alanda bir indirim fırtınası. Satıcıların, alıcılar üzerinde kurmaya çalıştıkları psikolojik baskı politikaları. Fakat bu çılgınlığa karşı direnen ve ayakta inatla duran, cezp edici hiçbir sloganı işletmesine yazmayan tek bir yer kaldı. Umumî Helâlar. Helâl olsun diyorum onlara. Camekânlarında, fiyattan başka hiçbir yazıya rastlayamıyorum. Gerçi bir zamanlar ücret tarifeleri, büyük abdest şu kadar, küçük su bu kadar diye ikiye ayrılırdı. Ödeme sırasında bir gümbürtü çıkmış olmalı ki, zamanla bu çift hesap muhasebesinden vazgeçtiler. Bu yaklaşımlarıyla isabetli bir duruş sergilediler. Öyle ya, içerde kimin ne bok yediğini kim ne bilecek? C.I.A ile çalışmadıkları için, gizli kamera koyacak halleri de yok! Kamera olmadığı için, halilen bunu internete servis edecek teşkilatta yok! Hem ahvâlini icraat eyleyen böyle bir kişinin, filmini kim niye izlesin? Ha meraklısı var mıdır? Onu da ben bilemem! Lâkin kentlerin gelir durumuna göre ayarlamış oldukları fiyat listelerinin farklılığı dışında, gerek reklâm sektöründe, gerekse kendilerine gelir kazandıran kitleler üzerinde, çok ciddi ve kararlı duruşları var. Ayrıca bu helâların Roma aristokrat saraylarında bulunmayışı, işletmeciler için artı bir kazanım. Yoksa helâlarını iki güne kalmaz kapatırlardı. Asilzâdelerin gergedanlar gibi yedikten sonra kilo almamak için kustuklarını biz değil, kendi tarihçileri söyler.
Umumi Helâların reklâm sektörüne para kazandırmamaları, bir biçimde kapitalizmin çarkına çomak sokmakla eş değerdir. Elbet ‘bokunuza yüzde on indirim! Gelin, en rahat ve en konforlu sıçışı bizimle gerçekleştirin! Farkı görün!’türünden bir metin yazarlığı, insanlar üzerinde nasıl bir etki yaratırdı pek bilinmez! Fakat daha estetsize edilmiş tümceler kurulabilir. ‘Bir sıçana, yanındaki arkadaşının işemesi bedava’ gibi.
Sabahtan akşama kadar topluma, daha fazla tüketsinler, biz daha fazla kazanalım diye her türlü kitle iletişim araçlarını kullanan, aynı görsel, işitsel çekimleri binlerce kez, kaldıkları yerden beynimizin içine bir solucan sürüsü gibi salan ve buradan kazandıkları parayla iki cümleyi bir araya getiremeyenleri, bizlerin karşısına âlim diye çıkaran sermaye ağaları, umumi helâ işletmecilerinin bu tür reklâm vermeye kalkışmaları halinde, acaba nasıl bir yaklaşım sergilerlerdi? Aklımıza bağlamaya çalıştıkları bunca lağım boruları varken, çıkıp karşımıza, acaba ahlâk ve terbiyeden bahsederler miydi? Kim bilir? Ama benim bildiğim bir şey varsa, o da; birikim ve boşalım arasındaki diyalektik bağ. Kişinin ruhsal hayatından, toplumsal olaylara kadar kendisini hep göstermiştir. Bin dokuz yüz beş Rusya Ekim Devrimi’nde, çarlığın zülüm ve baskılarına karşı ayaklanan işçi ve köylüler, Kremlin Sarayı’na girerek ne kadar boş çanak, vazo varsa bizzat içlerine sıçarak öfkelerini sergilemişlerdir.
Kuş sesleri azaldıkça kalabalıklar yaklaşıyor demektir bu şehirde. Adımlarım kendiliğinden sürükleniyor asfaltta. Ve artık şaşırmıyorum şu köşedeki lokantacıya. Adam beş günde bir ‘bulaşıkçı aranıyor’ yazılı ilanı lokantanın camına çakıyor. Lâkin bulaşıkçı demekle, ayıp mı ettim bilmiyorum. Çünkü iş hayatında mesleki unvanlar hızla değişti. Kırk yıllık kâhya artık vale oldu. Bildiğimiz kasiyer, satış sorumlusu. İşçinin yeni adı; iş gören. İnsan Kaynakları departmanı deseniz, dallara ayrıldı. İşe alım uzmanı, kişilik testi uzmanı, bordro uzmanı diye liste uzayıp gidiyor. Kavramların cılkını çıkardık, sıra geldi iş bölümü dağılımına. Bu arada açılım mesleğinin ne anlama geldiğini de öğrenmiş oldum. Levazımatçılık. Daha güncel deyimle, cenaze işletmeciliği. Öyle ya! Cahil kalmamalıyım. Etrafımda gelişen iş dünyası hakkında bilgi sahibi olmalıyım. Bazı İşverenlerimiz, üç dil bilen aşçıdan, meyhanesinde sigara alışkanlığı olmayan garsona kadar, her alanda, dâhice eleman arama fikirleriyle bana çok şey öğretiyorlar. Meselâ; aranan özellikler konusunda ‘esnek çalışma saatlerine uyum gösterebilecek’ diye bir anlayışları var ki, akıllara zarar! Hâlbuki burada çalışma süresi on saat ama ben seni on dört saat çalıştırırım deseler, ne kaybederler? Yayınlamış oldukları ilanlarda, satış elemanlarının maaşını açıkça yazmalarına rağmen, mülakata gittiğinizde, o parayı ancak kendilerinin biçmiş olduğu kotayı doldurduğunuz takdirde alabileceğinizi öğrenirsiniz. Böylece karşılıklı güven duygusu daha ilk günden inşa edilmiş olur. Bazen de yönetici asistanı adı altında yapmış olduğunuz müracaatlar, görüşme sonrasında karşınıza sekreterlik olarak çıkabilir. İşverenlerin eleman arama konusundaki bu dürüst yaklaşımları, gerçekten takdire şayandır. En fazla bir saat kadar süren bu karşılıklı konuşmalarda, işe alacakları kişiyi tanımaya çalışırlar. Görüşme esnasında sormuş oldukları sorular, genelde çeşitli tuhaflıklar içerir. Kredi kartı borcunuz var mı? En son işyerinizdeki ayrılma sebebiniz nedir? gibi. Oysa soruları bu kadar uzatmanın bir anlamı yoktur. Kısaca batakta mısınız? İşyerinizden kovuldunuz mu? Diyerek daha açık sorabilirler. Belirtmiş oldukları ve istedikleri eleman özelliklerine, kendilerinin kişisel olarak ne kadar sahip oldukları, kafamda hep soru işareti olarak kalmıştır. Acaba ben de şöyle bir ilan versem, zihnimde oluşan bu sorulara bir cevap bulabilir miyim?
Kurumumuz bünyesinde çalıştırılmak üzere; mevcut siyasi iktidarlarla ilişkileri ahbap çavuş olan, tercihen kendi ana dilini konuşmasını bilen, insan ilişkilerinde her türlü fırıldağı beceren, açılan ihalelerde kendisine yardımcı olabilecek bürokratları iyi tespit edebilen, alın teri ve zekâsından dolayı değil, ‘babam sağ olsun!’ diyerek kendisini geliştirmiş, çalışanların sigorta primlerini çalışma bakanlığına düşük gösterme konusunda uzman, vergi dairelerine şirket giderlerini olabildiğince yüksek yansıtabilme konusunda deneyimli, eğitim seviyesi en az anaokulu terk iş adamları aranmaktadır. Müracaat: Kapitalist ve İşveren Bulma Kurumu adına Şüayip! (Şüayip Gezemez)
31 Aralık 2011 Cumartesi
26 Aralık 2011 Pazartesi
Türk Bayramları
TÜM TENGRİCİ TÜRKLERİNİN KIŞ KALASI (YENİYIL) BAYRAMI KUTLU OLSUN
Gökteki Kutsal Nesneler
Güneş, ay, ateş ve su, Tengri'nin kudretinin sembolleridir. İnsanların Gök'e dua ederek elde ettiklerine inandıkları "Buyan" adlı enerji, güneşin göğün neresinde durduğuna bağlı olarak değişir. En fazla buyanın yeni ay ve dolunayda elde edilebildiğine inanılır. Senenin en uzun gününün yaşandığı ve gündüz ile gecenin eşit olduğu günler, en önemli bayramlardır.[3]
Yılbaşı, 21 Aralık'tan sonra gelen ilk yeni ayda, "Kızıl Güneş Bayramı" 21 Haziran'dan sonra gelen ilk dolunayda kutlanır.[3]
Venüs gezegeninin Türklerdeki adı "Erklik," Moğollar'daki adı "Tsolman"dır. "Ateşli ok" denilen yıldız kaymalarını ve yeryüzüne düşen meteorları Erklik Han'ın gönderdiğine inanılır (Erlik Han ile karıştırılmamalı). Büyük ayı yıldızlarına Moğollar'da Doolon Obdog ("Yedi Yaş Damlalı Adam") derler. Gök'ün Ülker yıldızlarına bağlı olduğuna, ve Ülker'in etrafında döndüğüne inanılır.[3][4]
Beyaz Ay bayramında 14 adet tütsü yakılır. Bunların ilk yedisi "Yedi Yaş Damlalı Adam" ve diğer yedisi Ülker içindir.[3]
24 Türk lehçesinde yeni yıl kutlu olsun;
Altay Türkçesi: Slerdi cangı cılla utkup turum!
Azerbaycan Türkçesi: Yeni iliniz mübarek olsun!
Başkırt Türkçesi: Hizzi yangı yıl menen kotlayım!
Çuvaş Türkçesi: Sene sul yaçepe salamlatap!
Füyu Kırgızcası: Naa cılıngar guttug bolsun!
Gagauz Türkçesi: Yeni yılınızı kutlerim!
Hakas Türkçesi: Naa çılnang alğıstapçam sirerni!
Karaçay-Malkar Türkçesi: Cangı cılığıznı alğışlayma!
Karakalpak Türkçesi: Canga cılıngız kuttı bolsın!
Karay/Karaim Türkçesi: Sizni yanhı yıl bıla kutleymın!
Kazak Türkçesi: Janga jılıngız kuttı bolsın! veya Janga jılıngız ben!
Kırım Türkçesi: Yangı ılıngız kaırlı (veya mubarek) olsun!
Kırgız Türkçesi: Cangı cılıngız kuttu bolsun!
Kumuk Türkçesi: Yangı yılıgız kutlu bolsun!
Nogay Türkçesi: Yanga yılıngız men!
Özbek Türkçesi: Yengi yılıngız mübarek bolsun!
Sarı Uygurca Türkçesi: Ak éy yahşi mo!
Şor Türkçesi: Naa çıl çakşı polzun!
Tatar Türkçesi: Sezne yanga yıl belen tebrik item!
Tuva Türkçesi: Caa çıl-bile bayır çedirip or men!
Türkiye Türkçesi: Yeni yılınız kutlu olsun!
Türkmen Türkçesi: Teze yılınızı gutlayaarın! (Irak Türkmenleri) Yengi iliyiz (iliwiz) mubarak olsun!
Uygur Türkçesi: Yengi yılıngızğa mübarek bolsun!
Yakut Türkçesi: Ehigini şanga sılınan eğerdeliibin!
Gökteki Kutsal Nesneler
Güneş, ay, ateş ve su, Tengri'nin kudretinin sembolleridir. İnsanların Gök'e dua ederek elde ettiklerine inandıkları "Buyan" adlı enerji, güneşin göğün neresinde durduğuna bağlı olarak değişir. En fazla buyanın yeni ay ve dolunayda elde edilebildiğine inanılır. Senenin en uzun gününün yaşandığı ve gündüz ile gecenin eşit olduğu günler, en önemli bayramlardır.[3]
Yılbaşı, 21 Aralık'tan sonra gelen ilk yeni ayda, "Kızıl Güneş Bayramı" 21 Haziran'dan sonra gelen ilk dolunayda kutlanır.[3]
Venüs gezegeninin Türklerdeki adı "Erklik," Moğollar'daki adı "Tsolman"dır. "Ateşli ok" denilen yıldız kaymalarını ve yeryüzüne düşen meteorları Erklik Han'ın gönderdiğine inanılır (Erlik Han ile karıştırılmamalı). Büyük ayı yıldızlarına Moğollar'da Doolon Obdog ("Yedi Yaş Damlalı Adam") derler. Gök'ün Ülker yıldızlarına bağlı olduğuna, ve Ülker'in etrafında döndüğüne inanılır.[3][4]
Beyaz Ay bayramında 14 adet tütsü yakılır. Bunların ilk yedisi "Yedi Yaş Damlalı Adam" ve diğer yedisi Ülker içindir.[3]
24 Türk lehçesinde yeni yıl kutlu olsun;
Altay Türkçesi: Slerdi cangı cılla utkup turum!
Azerbaycan Türkçesi: Yeni iliniz mübarek olsun!
Başkırt Türkçesi: Hizzi yangı yıl menen kotlayım!
Çuvaş Türkçesi: Sene sul yaçepe salamlatap!
Füyu Kırgızcası: Naa cılıngar guttug bolsun!
Gagauz Türkçesi: Yeni yılınızı kutlerim!
Hakas Türkçesi: Naa çılnang alğıstapçam sirerni!
Karaçay-Malkar Türkçesi: Cangı cılığıznı alğışlayma!
Karakalpak Türkçesi: Canga cılıngız kuttı bolsın!
Karay/Karaim Türkçesi: Sizni yanhı yıl bıla kutleymın!
Kazak Türkçesi: Janga jılıngız kuttı bolsın! veya Janga jılıngız ben!
Kırım Türkçesi: Yangı ılıngız kaırlı (veya mubarek) olsun!
Kırgız Türkçesi: Cangı cılıngız kuttu bolsun!
Kumuk Türkçesi: Yangı yılıgız kutlu bolsun!
Nogay Türkçesi: Yanga yılıngız men!
Özbek Türkçesi: Yengi yılıngız mübarek bolsun!
Sarı Uygurca Türkçesi: Ak éy yahşi mo!
Şor Türkçesi: Naa çıl çakşı polzun!
Tatar Türkçesi: Sezne yanga yıl belen tebrik item!
Tuva Türkçesi: Caa çıl-bile bayır çedirip or men!
Türkiye Türkçesi: Yeni yılınız kutlu olsun!
Türkmen Türkçesi: Teze yılınızı gutlayaarın! (Irak Türkmenleri) Yengi iliyiz (iliwiz) mubarak olsun!
Uygur Türkçesi: Yengi yılıngızğa mübarek bolsun!
Yakut Türkçesi: Ehigini şanga sılınan eğerdeliibin!
20 Aralık 2011 Salı
Türk Olmak
TÜRK
OLMAK.!
Türklüğün
milli karakterine bağlı olarak, Türk’ün ne olduğu konusunda
bâzı örnekler vermek isterim.
*Binlerce
yılın birikimi ve tarihidir, Türk olmak.
*Köydeki
evinin bahçesindeki, ceviz ağacından topladığı cevizi, göz
hakkıdır diye o ağaçlarda yaşayan sincaplarla bölüşmektir,
Türk olmak.
*Cephede,
eline geçen yaralı düşmanın yarasını sarıp, kendisinde bile
kıt olan azığını bölüşmektir, Türk olmak.
*Yükünü
taşıyan, kendisine süt, yoğurt, peynir, yumurta, et veren
hayvanını, bahçesinde ve çevresinde kendisine arkadaşlık yapan
bazen koruyuculuğunu yapan kedi ve köpeğinin ölümlerinde
yaslarını tutmaktır, Türk olmak.
*Bin
yıllık kalleşliğe mâruz kaldığı halde, bin yıllık
kardeşliktir diye kendini avutmaktır, Türk olmak.
*Başkalarını
kendisi gibi sanıp binlerce yıldır aynı acıları yaşamaktır,
Türk olmak.
*Adaletsizlik
dayanılmaz olduğunda var gücü ile savaşmaktır, Türk olmak.
*Yolda
yürürken su içen bir kuş, kedi, köpek veya herhangi bir canlıyı
ürkütüp, rahatsız etmemek için çok uzağından geçmektir, Türk
olmak.
*Kapısına
gelen yolcu veya misafiri; Tanrı misafiri kabul edip aşını,
döşeğini paylaşmaktır, Türk olmak.
*Bırakılan
emâneti canı pahasına korumaktır, Türk olmak.
*Onuru
için yaşayıp, onuru için ölmektir, Türk olmak.
*Tarlasında
topladığı ürünün bir kısmını komşusu, ve yakınındaki
yoksullar ile bölüşmektir, Türk olmak.
*Bir
kavga sırasında, ilk yumruğu karşı tarafa bırakıp, rakîbini
yere yıktığında da o rakip ayağa kalkana kadar vurmamaktır,
Türk olmak.
*Amân
dileyene, güçsüze düşman bile olsa, asla dokunmamaktır, Türk
olmak.
*Sahip
olduğu milli karakterin farkında olmadan her tatlı söze
kanmaktır, Türk olmak.
*Sevginin,
saygının, adalet ve onurun olduğu yerde, huzurlu bir soluk ve
mutlulukla tebessüm etmektir. Türk olmak.
*Kendisine
yapılan her türlü kötülüğe ve ihânete karşı sabır ve
soğukkanlılıkla durup, başka çâre kalmadığında gerekli
cevâbı veren, çoğu zaman da benden bulmasın diye, hesaplaşmaktan
vazgeçmektir, Türk olmak.
*Ne
yazık ki başkalarını kendisi gibi sanarak, her defasında aynı
acı ve bedeli yaşamaktır, Türk olmak.
*Bazen
de, sahip olduğu güzel hasletlerin farkında olmaksızın, yabancı
düşünce ve fikirlerin etkisinde kalarak özünü unutmaktır, Türk
olmak.
*Kendisine
yapılan adaletsizliği unutarak başkalarının adaletinin
savunuculuğunu yapmaktır, Türk olmak.
*Tanrının
adâlet kılıcı olmaktır, Türk olmak.
Türk’ü
tanıtan ve anlatan pek çok özelliğinden yalnızca bir kaçını
yazmaya çalıştım. Ağabeyim, saygıdeğer büyüğüm Buğra
Atsız beğ’in de dediği gibi
“Türk; üzerindeki ölü toprağından silkinip kendi özüne
dönmelidir.” Bunun için
de Türk öz değerlerine sahip çıkmalıdır.
Kürşad Börüteçene
(20 Aralık 2011)
4 Aralık 2011 Pazar
Bozkurtların Özellikleri
Bozkurtların Özellikleri
Türk ırkı tarih boyu kendine yakın hissettiği ve taşıdığı özelliklerden dolayı Bozkurtu kendine sembol edinmiştir.
Bozkurtun özelliklerini temel olarak şu şekilde sıralamak mümkündür.
1- Bozkurtlar , Türk'ler gibi ataerkil bir yapıdadır . (Yani ataya bağlıdır)
2- Bozkurtlar , Türk'ler gibi teşkilat halinde bir yaşam sürerler.
3- Bozkurt sürüsünün , Türk ailesindeki gibi bir lideri vardır ve sürü o liderin emrinden çıkmaz.
4- Savaş şekilleri olarak benzerlik gösterirler .( Bozkurt sürüsü sağdan ve soldan giden öncüler , akabinde de göbekten gelen ana kuvvetle saldırırlar , Türk'lerdeki Hilal taktiği burdan gelir)
5- Bozkurtlar eşlerini kıskanırlar. ( çok sağlam bir özellik)
6- Karda yürüyen 40 bireylik bir sürüyü takip eden biri sadece 5-6 ayak izi görebilir. Çünkü sürü önde giden lider Bozkurt'un ayak izlerine basarak ilerler. 6-7 kurt bulacağınızı düşünürken koca bir sürüyle karşılaşabilirsiniz.
7- Bozkurtlar , Türk'lerin oldugu gibi özgürlüklerine düşkünlerdir . Dünyada evcilleştirilememiş tek hayvan olma ünvanı Orta asya bozkurtlarındadır ...Hayvan yakalandığında tüm hayvanların aksine gırtlak kısmında bulunan öd denen keseyi parçalar ve intihar eder.
8- Tüm hayvanlarda bir yavrunun annesi yada babası ölürse yavru da ölür. Fakat bozkurtlarda sürü hiyerarşisi buna müsade etmez , yavrunun hem annesi hem de babası ölse dahi yavru hayatta kalır.
Diğer sürü üyeleri yavruyu evlat edinir ve kendi yavruları gibi büyütürler.
9- Bir bozkurt sürüsü Sadece yiyeceği kadarını avlar , ve yine harika bir özelliktir... Kuzulu koyuna saldırmazlar ( Yavrusu olan bir hayvana saldırmazlar)
Bozkurtlar asildirler. Bunun en sağlam kanıtını söyleyelim..
Bozkurtlar , yaşadıkları coğrafyada karakurtlarla birlikte yaşarlar.
Bozkurt sürüsünden ayrılan bir erkek bozkurt karşılaştığı bir karakurt sürüsüne girer. Ve girdiği sürünün liderliğini alır. Fakat karakurt sürüsünden ayrılan bir kurt bozkurt sürüsüne alınmaz.
Bozkurt dişisi asla bir karakurtla çiftleşmez.
buna akaben , bozkurt sürüsünden ayrılmış bir bozkurtta tekrar o sürüye alınmaz.
--------------------------------------------------------------------
Bunlar hoş olaylar fakat beni en çok etkileyen konuyu söyleyelim şimdi.
Dünyanın heryerinde av yapmış ve ölümüne yakın bu maceralarını kitaba almış bir avcının anlattıklarından bahsetmek istiyoruz.
aslında kitabı 2 kişi yazıyor ve Ural dağlarında yaptıkları bir avdan bahsediyorlar kitapta.
Yedi kişilik bir avcı ekibi iki de rehberleri var . av sırasında bir Bozkurt sürüsüyle karşılaşıyorlar.
bu kurt Türünden her yerde olmadığı için hepsini avlayıp doldurmak istiyorlar.
Avcıları farkeden sürü , Lider Bozkurt eşliğinde ormana giriyor . Tüm sürü ormana girince içlerinden üçünün geri geldiğini görüyor avcılar.
Sanki vurulmayı bekliyormuşcasına oracıkta öylece duruyorlarmış. Tabi ayıya bile kafa tutabilen güçlü çeneleri Av tüfeklerine karşı yetersiz kalıyor ve üçüde vuruluyor.
Sürüyü kaçırmak istemeyen avcılar ... Rehberlerin " Ormanın bu bölümü çok sık ve dik yamaçlıdır "uyarısına rağmen , sürünün peşinden ormana giriyor.
Avcılardan birini sokan bir yılan yüzünden av yarıda kalıyor ve dönmek zorunda kalıyorlar. Sürüye ulaşamıyorlar yani.
Dönüşte vurdukları 3 kurtu almaya geldiklerinde , Kitabın yazarı ölene kadar unutamayacağını söylediği bir manzarayla karşılaşıyor.
Not :Kurtlar ölen bir başka kurtu yerler ..... fakat yavrularına yedirmezler.
Kurtlardan biri ölmüş , birisi ise ölmek üzere ve acı çekiyor... Sonuncu kurtsa kaburgasıyla kalça kemiği arasındaki bölgeden yara almış , ayakta duramakta zorluk çekmesine rağmen Ölen kurtu yemeye gelen 4 karakurt'a kafa tutuyor... 4 Karakurt ise Yaralı bozkurt yüzünden ölü Bozkurta yaklaşamıyor.
Avcıları gören karakurtlar hemen kaçıyor . Onların uzaklaştığını gören Bozkurt , ağır yaralı olan ve acı çeken diğer Bozkurtun boğazını ısırıyor ve öldürüyor onu. Sonrada kendi düşüp ölüyor.
Ölen ilk Bozkurtun da boğazındaki diş izlerini farkedince , daha fazla acı çekmemesi için arkadaşı tarafından öldürüldüğüne kanaat getiriyorlar.
Üzerlerine doğrulmuş namludan korkmayan Bozkurtlar ve diğer gördükleri avcıda hayranlık uyandırıyor.
Kurtları doldurmak yerine gömmeyi daha uygun buluyor . gömme işlemi bittikten sonra yerdeki kanlara dakikalarca bakıyor. Altın kaplama bıçağıyla koluna bir kesik atıyor ve
Bozkurtların mezarı yanındaki karlara kendi kanıyla tek bir kelime yazıyor SORRY
(Üzgünüm)
Bozkurtun özelliklerini temel olarak şu şekilde sıralamak mümkündür.
1- Bozkurtlar , Türk'ler gibi ataerkil bir yapıdadır . (Yani ataya bağlıdır)
2- Bozkurtlar , Türk'ler gibi teşkilat halinde bir yaşam sürerler.
3- Bozkurt sürüsünün , Türk ailesindeki gibi bir lideri vardır ve sürü o liderin emrinden çıkmaz.
4- Savaş şekilleri olarak benzerlik gösterirler .( Bozkurt sürüsü sağdan ve soldan giden öncüler , akabinde de göbekten gelen ana kuvvetle saldırırlar , Türk'lerdeki Hilal taktiği burdan gelir)
5- Bozkurtlar eşlerini kıskanırlar. ( çok sağlam bir özellik)
6- Karda yürüyen 40 bireylik bir sürüyü takip eden biri sadece 5-6 ayak izi görebilir. Çünkü sürü önde giden lider Bozkurt'un ayak izlerine basarak ilerler. 6-7 kurt bulacağınızı düşünürken koca bir sürüyle karşılaşabilirsiniz.
7- Bozkurtlar , Türk'lerin oldugu gibi özgürlüklerine düşkünlerdir . Dünyada evcilleştirilememiş tek hayvan olma ünvanı Orta asya bozkurtlarındadır ...Hayvan yakalandığında tüm hayvanların aksine gırtlak kısmında bulunan öd denen keseyi parçalar ve intihar eder.
8- Tüm hayvanlarda bir yavrunun annesi yada babası ölürse yavru da ölür. Fakat bozkurtlarda sürü hiyerarşisi buna müsade etmez , yavrunun hem annesi hem de babası ölse dahi yavru hayatta kalır.
Diğer sürü üyeleri yavruyu evlat edinir ve kendi yavruları gibi büyütürler.
9- Bir bozkurt sürüsü Sadece yiyeceği kadarını avlar , ve yine harika bir özelliktir... Kuzulu koyuna saldırmazlar ( Yavrusu olan bir hayvana saldırmazlar)
Bozkurtlar asildirler. Bunun en sağlam kanıtını söyleyelim..
Bozkurtlar , yaşadıkları coğrafyada karakurtlarla birlikte yaşarlar.
Bozkurt sürüsünden ayrılan bir erkek bozkurt karşılaştığı bir karakurt sürüsüne girer. Ve girdiği sürünün liderliğini alır. Fakat karakurt sürüsünden ayrılan bir kurt bozkurt sürüsüne alınmaz.
Bozkurt dişisi asla bir karakurtla çiftleşmez.
buna akaben , bozkurt sürüsünden ayrılmış bir bozkurtta tekrar o sürüye alınmaz.
--------------------------------------------------------------------
Bunlar hoş olaylar fakat beni en çok etkileyen konuyu söyleyelim şimdi.
Dünyanın heryerinde av yapmış ve ölümüne yakın bu maceralarını kitaba almış bir avcının anlattıklarından bahsetmek istiyoruz.
aslında kitabı 2 kişi yazıyor ve Ural dağlarında yaptıkları bir avdan bahsediyorlar kitapta.
Yedi kişilik bir avcı ekibi iki de rehberleri var . av sırasında bir Bozkurt sürüsüyle karşılaşıyorlar.
bu kurt Türünden her yerde olmadığı için hepsini avlayıp doldurmak istiyorlar.
Avcıları farkeden sürü , Lider Bozkurt eşliğinde ormana giriyor . Tüm sürü ormana girince içlerinden üçünün geri geldiğini görüyor avcılar.
Sanki vurulmayı bekliyormuşcasına oracıkta öylece duruyorlarmış. Tabi ayıya bile kafa tutabilen güçlü çeneleri Av tüfeklerine karşı yetersiz kalıyor ve üçüde vuruluyor.
Sürüyü kaçırmak istemeyen avcılar ... Rehberlerin " Ormanın bu bölümü çok sık ve dik yamaçlıdır "uyarısına rağmen , sürünün peşinden ormana giriyor.
Avcılardan birini sokan bir yılan yüzünden av yarıda kalıyor ve dönmek zorunda kalıyorlar. Sürüye ulaşamıyorlar yani.
Dönüşte vurdukları 3 kurtu almaya geldiklerinde , Kitabın yazarı ölene kadar unutamayacağını söylediği bir manzarayla karşılaşıyor.
Not :Kurtlar ölen bir başka kurtu yerler ..... fakat yavrularına yedirmezler.
Kurtlardan biri ölmüş , birisi ise ölmek üzere ve acı çekiyor... Sonuncu kurtsa kaburgasıyla kalça kemiği arasındaki bölgeden yara almış , ayakta duramakta zorluk çekmesine rağmen Ölen kurtu yemeye gelen 4 karakurt'a kafa tutuyor... 4 Karakurt ise Yaralı bozkurt yüzünden ölü Bozkurta yaklaşamıyor.
Avcıları gören karakurtlar hemen kaçıyor . Onların uzaklaştığını gören Bozkurt , ağır yaralı olan ve acı çeken diğer Bozkurtun boğazını ısırıyor ve öldürüyor onu. Sonrada kendi düşüp ölüyor.
Ölen ilk Bozkurtun da boğazındaki diş izlerini farkedince , daha fazla acı çekmemesi için arkadaşı tarafından öldürüldüğüne kanaat getiriyorlar.
Üzerlerine doğrulmuş namludan korkmayan Bozkurtlar ve diğer gördükleri avcıda hayranlık uyandırıyor.
Kurtları doldurmak yerine gömmeyi daha uygun buluyor . gömme işlemi bittikten sonra yerdeki kanlara dakikalarca bakıyor. Altın kaplama bıçağıyla koluna bir kesik atıyor ve
Bozkurtların mezarı yanındaki karlara kendi kanıyla tek bir kelime yazıyor SORRY
(Üzgünüm)
26 Kasım 2011 Cumartesi
AKP'nin İstiklâl Mahkemesi Rahatsızlığı;
' AKP'NİN İSTİKLAL MAHKEMELERİ RAHATSIZLIĞI''
Görünen odur ki,Son günler de Said Rıza ve İskilipli Atıf Hoca' yı dillerine dolayıp arşivlerin açılmasını isteyen siyasal iktidarın intikam hissiyle İstiklal mahkemelerinden rövanşı almak gibi ince bir hesabı var.
Bütün amaçları iade'i itibar yapabilmek..Ancak O zaman da Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ü çeteci olarak ilan etmeniz gerekir ki, bu Devletin kuruluş felsefesini inkar anlamına gelir.
Zira , M.Kemal Atatürk 16 Ocak 1923'te İzmit'te yaptığı basın toplantısında''İnkilabın kanunları mevcut yasa ve kanunlardan daha üstündür.''diyerek İstiklal Mahkemelerini yöneten Savcı ve Hakimlere devrim kanunlarına göre cezalandırma yapmalarını istemişti.O zaman bunlara göre Atatürk'te suçludur.
Baksanıza Seyyid Rıza'nın idam edilmesini bile içlerine sindirememektedirler.Dersim katliamı gibi ucube sözler sarfederek Devletin meşu müdafa hakkı görmezden gelinmektedir. Oysa Devlete başkaldıran,meydan okyan ve isyan edenlerin 34 mehmetçiğimizi şehid etmesinden hiç kimsenin bahsettiği yok.
29 NİSAN 1920 tarihinde kabul edilen “Hıyanet-i Vataniye Kanunu”nu sontrasında kurulan İstiklal Mahkemeleri,Asker kaçakları,vatana ihanet, ayaklanma, casusluk, bozgunculuk ve aleyhte propaganda, soygunculuk, görevini kötüye kullanma, halka eziyet ve baskı, askere saldırı, Tekalif-i Milliyeden mal kaçırmak, düşmana yardım ve işbirliği, düşman ordusuna katılmakv.b suçları kapsıyordu.
Kel Ali,Kılıç Ali ve Necip Ali...
Bir başka deyişle Aliler Divanı dedikleri mahkeme'i kübra...Atatürk'e sonsuz sadakatleri olan Üç Ali de İstiklal mahkemelerinde yargılanan vatan hainlerini,asker kaçaklarını,isyancıları asla affetmediler. Eğer affetselerdi zaten Atatürk ilke ve inkilapları başarıya asla ulaşamazdı.
İstiklal mahkemelerinin kararlarıyla 1054 kişi idam edildi. 2 bin 696 kişinin idamları, askerden kaçmamaları şartıyla affedildi.243 kişiye gıyabında idam cezası verildi. 1786 kişi kalebent ve kürek cezasına çarptırıldı. 11 bin 744 kişi beraat etti. 41 bin 768 kişi ise daha hafif cezalara çarptırıldı.
Şimdi ileri demokrasi adına ileri geri konuşup iktidara gelmeyi fırsatı ganimet zannederek tarihin akışını tersine döndüreceğiniz zannedenlere sesleniyorum.
''-Beyler nafile uğraşmayın...Tarih kendi devrinde hükmünü vermiştir.Bu hüküm verilmemiş olsaydı bugün T.C Devleti diye bir Devlet olmazdı.''Atatürk deccaldir.Din düşmanıdır.Katli vaciptir'' diye halkı galeyana getirip isyana teşvik eden sözümona mollalara karşı teşekkür edilecek değildi herhalde...
''Atatürk'ün kurduğu Devleti tanımıyoruz'' diyerek Konya da başgösteren Delibaş isyanı şayet bastırılmamış olsaydı Anadolu'da bir Türk Devleti'nden de bahsetmiyor olacaktık bugün..
Hala minarelerimizde EZAN SESİ duyuluyorsa bunu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e ve onun silah arkadaşlarına borçluyuz.
Üç Ali'yi Milletin gözünde mahkum etme ve itibarsızlaştırma tezgahına tevessül etmeden O Üç şahısın İstiklal savaşında yaptığı fedekarlıkları ve kahramanlıkları okumalarını beklerdim.
İstiklal Mahkemeleri var olmakla yok olmak arasındaki bir mücadeledir.
Minnet duyacağımız kahramanları neredeyse vatan haini ilan edecek noktaya getiren bu iktidara yazıklar olsun.
Görünen odur ki,Son günler de Said Rıza ve İskilipli Atıf Hoca' yı dillerine dolayıp arşivlerin açılmasını isteyen siyasal iktidarın intikam hissiyle İstiklal mahkemelerinden rövanşı almak gibi ince bir hesabı var.
Bütün amaçları iade'i itibar yapabilmek..Ancak O zaman da Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ü çeteci olarak ilan etmeniz gerekir ki, bu Devletin kuruluş felsefesini inkar anlamına gelir.
Zira , M.Kemal Atatürk 16 Ocak 1923'te İzmit'te yaptığı basın toplantısında''İnkilabın kanunları mevcut yasa ve kanunlardan daha üstündür.''diyerek İstiklal Mahkemelerini yöneten Savcı ve Hakimlere devrim kanunlarına göre cezalandırma yapmalarını istemişti.O zaman bunlara göre Atatürk'te suçludur.
Baksanıza Seyyid Rıza'nın idam edilmesini bile içlerine sindirememektedirler.Dersim katliamı gibi ucube sözler sarfederek Devletin meşu müdafa hakkı görmezden gelinmektedir. Oysa Devlete başkaldıran,meydan okyan ve isyan edenlerin 34 mehmetçiğimizi şehid etmesinden hiç kimsenin bahsettiği yok.
29 NİSAN 1920 tarihinde kabul edilen “Hıyanet-i Vataniye Kanunu”nu sontrasında kurulan İstiklal Mahkemeleri,Asker kaçakları,vatana ihanet, ayaklanma, casusluk, bozgunculuk ve aleyhte propaganda, soygunculuk, görevini kötüye kullanma, halka eziyet ve baskı, askere saldırı, Tekalif-i Milliyeden mal kaçırmak, düşmana yardım ve işbirliği, düşman ordusuna katılmakv.b suçları kapsıyordu.
Kel Ali,Kılıç Ali ve Necip Ali...
Bir başka deyişle Aliler Divanı dedikleri mahkeme'i kübra...Atatürk'e sonsuz sadakatleri olan Üç Ali de İstiklal mahkemelerinde yargılanan vatan hainlerini,asker kaçaklarını,isyancıları asla affetmediler. Eğer affetselerdi zaten Atatürk ilke ve inkilapları başarıya asla ulaşamazdı.
İstiklal mahkemelerinin kararlarıyla 1054 kişi idam edildi. 2 bin 696 kişinin idamları, askerden kaçmamaları şartıyla affedildi.243 kişiye gıyabında idam cezası verildi. 1786 kişi kalebent ve kürek cezasına çarptırıldı. 11 bin 744 kişi beraat etti. 41 bin 768 kişi ise daha hafif cezalara çarptırıldı.
Şimdi ileri demokrasi adına ileri geri konuşup iktidara gelmeyi fırsatı ganimet zannederek tarihin akışını tersine döndüreceğiniz zannedenlere sesleniyorum.
''-Beyler nafile uğraşmayın...Tarih kendi devrinde hükmünü vermiştir.Bu hüküm verilmemiş olsaydı bugün T.C Devleti diye bir Devlet olmazdı.''Atatürk deccaldir.Din düşmanıdır.Katli vaciptir'' diye halkı galeyana getirip isyana teşvik eden sözümona mollalara karşı teşekkür edilecek değildi herhalde...
''Atatürk'ün kurduğu Devleti tanımıyoruz'' diyerek Konya da başgösteren Delibaş isyanı şayet bastırılmamış olsaydı Anadolu'da bir Türk Devleti'nden de bahsetmiyor olacaktık bugün..
Hala minarelerimizde EZAN SESİ duyuluyorsa bunu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e ve onun silah arkadaşlarına borçluyuz.
Üç Ali'yi Milletin gözünde mahkum etme ve itibarsızlaştırma tezgahına tevessül etmeden O Üç şahısın İstiklal savaşında yaptığı fedekarlıkları ve kahramanlıkları okumalarını beklerdim.
İstiklal Mahkemeleri var olmakla yok olmak arasındaki bir mücadeledir.
Minnet duyacağımız kahramanları neredeyse vatan haini ilan edecek noktaya getiren bu iktidara yazıklar olsun.
13 Kasım 2011 Pazar
F.Gülen Kimdir?
Ermeni olan dedesinin Pasinlerli İbrahim Bey'in hizmetkarlığını yaptığı yıllarda, Rus işgali sırasındaki Ermeni ayaklanmasında İbrahim Bey ve ailesi Ermeni hizmetkarlarının tasallutuna uğrayınca, İbrahim Bey hizmetkarını ve onun ailesinin bir bölümünü öldürür. Ardından, intihar eder. Olaydan sağ kurtulan Fethullah Gülen'in babası, 18-19 yaşlarındayken, İspir'e gelir ve yerleşir.
Fethullah GÜLEN: Müslüman adı alır ve bir Türk kızı ile evlenir. Asıl ilginç olanı Gülen'in babasının, 'Öyle bir evlat yetiştiriyorum ki, bunları kendi dinleri ile vuracak' sözleridir.
Fethullah GÜLEN: Müslüman adı alır ve bir Türk kızı ile evlenir. Asıl ilginç olanı Gülen'in babasının, 'Öyle bir evlat yetiştiriyorum ki, bunları kendi dinleri ile vuracak' sözleridir.
Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu durumda bulunmasının sorumluları kimdir?
Osmanlı İmparatorluğu'nun bitmesi ile Türkiye Cumhuriyeti işgal kuvvetlerinden Mustafa Kemal önderliğinde kurtularak kurulmuştur. Gerçekleştirilen birçok devrimler ile başta kadın hakları olmak üzere Türk Halkı olması gereken özgürlük ve yeniliklerle tanışmıştır. Bugün bir kısmınıı kaybetmiş olsa da Mustafa Kemal'den sonra yenilik yapılamadığı gibi birçok konuda eskiye doğru hareket etmekte olduğu bilinmektedir. Özellikler kadınlar birçok haklarını kaybetmeye başlamışlardır. Pek yakında Belediye nikahının yerini tekrar imam nikahının da alabileceği endişelerini Türk Halkı yaşamaya başlamıştır.
İçinde bulunduğumuz günlerde sorunların fazlalığı, içinden çıkılamaz konuların artması, Halkın ekonomik durumunun son durumu değerlendirildiğinde pek çok olumsuzluk görülmektedir.
Konu Hakkında yorum yapma gereği duyarak sorumluları ilan etmeyi de doğru bulmuyorum. Ben bugüne kadar ülkeyi idare edenlerin hükümetler olarak iktidara gelme tarihleri ile listesini yayınlıyorum. Aralarında hemen her görüşten siyasi irade bulunmaktadır ama hangisinin iktidarda fazla kaldığına dikkat ederseniz sorumlu olanları bulacaksınız.
Evet ülke de Liberaller, Milli görüşçüler, Cumhuriyetçiler, Milliyetçi Cepheler gibi çeşitli isimler ile idareler yaşandı hepimiz bunların örneklemelerini gördük ve görmeye de devam ediyoruz. Sanırım Türk Halkı bu tabloyu incelediğinde kimin ülkeyi ne kadar idare ettiğine bakarsa toplamda Demokrat Parti ile Başlayan süreçle ülkeyi idare eden merkez sağ anlayışın fazlallığını da görecektir.
I.İCRA VEKİLLERİ HEYETİ MUSTAFA KEMAL PAŞA
II. İCRA VEKİLLERİ HEYETİ FEVZİ PAŞA (ÇAKMAK)
III.İCRA VEKİLLERİ HEYETİ FEVZİ PAŞA (ÇAKMAK)
IV.İCRA VEKİLLERİ HEYETİ HÜSEYİN RAUF BEY (ORBAY)
V.İCRA VEKİLLERİ HEYETİ 14/08/1923 27/10/1923 ALİ FETHİ BEY (OKYAR)
01.HÜKÜMET 01/11/1923 06/03/1924 İSMET PAŞA (İNÖNÜ)
02.HÜKÜMET 06/03/1924 22/11/1924 İSMET PAŞA (İNÖNÜ)
03.HÜKÜMET 22/11/1924 03/03/1925 ALİ FETHİ BEY (OKYAR)
04.HÜKÜMET 04/03/1925 01/11/1927 İSMET PAŞA (İNÖNÜ)
05.HÜKÜMET 01/11/1927 27/09/1930 İSMET PAŞA (İNÖNÜ)
06.HÜKÜMET 27/09/1930 04/05/1931 İSMET PAŞA (İNÖNÜ)
07.HÜKÜMET 04/05/1931 01/03/1935 İSMET İNÖNÜ
08.HÜKÜMET 01/03/1935 25/10/1937 İSMET İNÖNÜ
09.HÜKÜMET 25/10/1937 11/11/1938 MAHMUT CELAL BAYAR
10.HÜKÜMET 11/11/1938 25/01/1939 MAHMUT CELAL BAYAR (Toplamda aralıksız 1 Yıl 4 Ay)
11.HÜKÜMET 25/01/1939 03/04/1939 REFİK SAYDAM
12.HÜKÜMET 03/04/1939 08/07/1942 REFİK SAYDAM
13.HÜKÜMET 09/07/1942 09/03/1943 ŞÜKRÜ SARAÇOĞLU
14.HÜKÜMET 09/03/1943 07/08/1946 ŞÜKRÜ SARAÇOĞLU
15.HÜKÜMET 07/08/1946 10/09/1947 MEHMET RECEP PEKER
16.HÜKÜMET 10/09/1947 10/06/1948 HASAN SAKA
17.HÜKÜMET 10/06/1948 16/01/1949 HASAN SAKA
18.HÜKÜMET 16/01/1949 22/05/1950 ŞEMSETTİN GÜNALTAY
19.HÜKÜMET 22/05/1950 09/03/1951 ADNAN MENDERES
20.HÜKÜMET 09/03/1951 17/05/1954 ADNAN MENDERES
21.HÜKÜMET 17/05/1954 09/12/1955 ADNAN MENDERES
22.HÜKÜMET 09/12/1955 25/11/1957 ADNAN MENDERES
23.HÜKÜMET 25/11/1957 27/05/1960 ADNAN MENDERES (Toplam da aralıksız 10 yıl)
24.HÜKÜMET 30/05/1960 05/01/1961 CEMAL GÜRSEL
25.HÜKÜMET 05/01/1961 27/10/1961 CEMAL GÜRSEL
26.HÜKÜMET 20/11/1961 25/06/1962 İSMET İNÖNÜ
27.HÜKÜMET 25/06/1962 25/12/1963 İSMET İNÖNÜ
28.HÜKÜMET 25/12/1963 20/02/1965 İSMET İNÖNÜ
29.HÜKÜMET 20/02/1965 27/10/1965 SUAD HAYRİ ÜRGÜPLÜ
30.HÜKÜMET 27/10/1965 03/11/1969 SÜLEYMAN DEMİREL
31.HÜKÜMET 03/11/1969 06/03/1970 SÜLEYMAN DEMİREL
32.HÜKÜMET 06/03/1970 26/03/1971 SÜLEYMAN DEMİREL(Toplam da aralıksız 2 yıl 8 ay)
33.HÜKÜMET 26/03/1971 11/12/1971 NİHAT ERİM
34.HÜKÜMET 11/12/1971 22/05/1972 NİHAT ERİM
35.HÜKÜMET 22/05/1972 15/04/1973 FERİT MELEN
36.HÜKÜMET 15/04/1973 26/01/1974 MEHMET NAİM TALU
37.HÜKÜMET 26/01/1974 17/11/1974 BÜLENT ECEVİT
38.HÜKÜMET 17/11/1974 31/03/1975 SADİ IRMAK
39.HÜKÜMET 31/03/1975 21/06/1977 SÜLEYMAN DEMİREL (2 yıl 3 ay)
40.HÜKÜMET 21/06/1977 21/07/1977 BÜLENT ECEVİT
41.HÜKÜMET 21/07/1977 05/01/1978 SÜLEYMAN DEMİREL (6 ay)
42.HÜKÜMET 05/01/1978 12/11/1979 BÜLENT ECEVİT
43.HÜKÜMET 12/11/1979 12/09/1980 SÜLEYMAN DEMİREL (11 ay)
44.HÜKÜMET 21/09/1980 13/12/1983 BÜLENT ULUSU
45.HÜKÜMET 13/12/1983 21/12/1987 TURGUT ÖZAL
46.HÜKÜMET 21/12/1987 09/11/1989 TURGUT ÖZAL (Aralıksız 6 yıl ve Cumhurbaşkanlığı dönemi)
47.HÜKÜMET 09/11/1989 23/06/1991 YILDIRIM AKBULUT (1 yıl 7 ay)
48.HÜKÜMET 23/06/1991 20/11/1991 MESUT YILMAZ (5 ay)
49.HÜKÜMET 20/11/1991 16/05/1993 SÜLEYMAN DEMİREL (1 yıl 7 ay)
50.HÜKÜMET 25/06/1993 05/10/1995 TANSU ÇİLLER
51.HÜKÜMET 05/10/1995 30/10/1995 TANSU ÇİLLER
52.HÜKÜMET 30/10/1995 06/03/1996 TANSU ÇİLLER (Toplamda aralıksız 8 ay)
53.HÜKÜMET 06/03/1996 28/06/1996 A. MESUT YILMAZ (1 yıl)
54.HÜKÜMET 28/06/1996 30/06/1997 NECMETTİN ERBAKAN (1 yıl 5 ay)
55.HÜKÜMET 30/06/1997 11/01/1999 A. MESUT YILMAZ (4 ay)
56.HÜKÜMET 11/01/1999 28/05/1999 MUSTAFA BÜLENT ECEVİT
57.HÜKÜMET 28/05/1999 19/11/2002 MUSTAFA BÜLENT ECEVİT
58.HÜKÜMET 19/11/2002 12/03/2003 ABDULLAH GÜL (5 ay)
59.HÜKÜMET 14/03/2003 29/08/2007 R. TAYYİP ERDOĞAN
60.HÜKÜMET 29/08/2007 06/07/2011 R. TAYYİP ERDOĞAN
61.HÜKÜMET 06/07/2011 R. TAYYİP ERDOĞAN (Toplamda aralıksız 8 yıl 4 ay)
Değerlendirme Türk Milletinindir.
(Samet DEMİRALP)
İçinde bulunduğumuz günlerde sorunların fazlalığı, içinden çıkılamaz konuların artması, Halkın ekonomik durumunun son durumu değerlendirildiğinde pek çok olumsuzluk görülmektedir.
Konu Hakkında yorum yapma gereği duyarak sorumluları ilan etmeyi de doğru bulmuyorum. Ben bugüne kadar ülkeyi idare edenlerin hükümetler olarak iktidara gelme tarihleri ile listesini yayınlıyorum. Aralarında hemen her görüşten siyasi irade bulunmaktadır ama hangisinin iktidarda fazla kaldığına dikkat ederseniz sorumlu olanları bulacaksınız.
Evet ülke de Liberaller, Milli görüşçüler, Cumhuriyetçiler, Milliyetçi Cepheler gibi çeşitli isimler ile idareler yaşandı hepimiz bunların örneklemelerini gördük ve görmeye de devam ediyoruz. Sanırım Türk Halkı bu tabloyu incelediğinde kimin ülkeyi ne kadar idare ettiğine bakarsa toplamda Demokrat Parti ile Başlayan süreçle ülkeyi idare eden merkez sağ anlayışın fazlallığını da görecektir.
I.İCRA VEKİLLERİ HEYETİ MUSTAFA KEMAL PAŞA
II. İCRA VEKİLLERİ HEYETİ FEVZİ PAŞA (ÇAKMAK)
III.İCRA VEKİLLERİ HEYETİ FEVZİ PAŞA (ÇAKMAK)
IV.İCRA VEKİLLERİ HEYETİ HÜSEYİN RAUF BEY (ORBAY)
V.İCRA VEKİLLERİ HEYETİ 14/08/1923 27/10/1923 ALİ FETHİ BEY (OKYAR)
01.HÜKÜMET 01/11/1923 06/03/1924 İSMET PAŞA (İNÖNÜ)
02.HÜKÜMET 06/03/1924 22/11/1924 İSMET PAŞA (İNÖNÜ)
03.HÜKÜMET 22/11/1924 03/03/1925 ALİ FETHİ BEY (OKYAR)
04.HÜKÜMET 04/03/1925 01/11/1927 İSMET PAŞA (İNÖNÜ)
05.HÜKÜMET 01/11/1927 27/09/1930 İSMET PAŞA (İNÖNÜ)
06.HÜKÜMET 27/09/1930 04/05/1931 İSMET PAŞA (İNÖNÜ)
07.HÜKÜMET 04/05/1931 01/03/1935 İSMET İNÖNÜ
08.HÜKÜMET 01/03/1935 25/10/1937 İSMET İNÖNÜ
09.HÜKÜMET 25/10/1937 11/11/1938 MAHMUT CELAL BAYAR
10.HÜKÜMET 11/11/1938 25/01/1939 MAHMUT CELAL BAYAR (Toplamda aralıksız 1 Yıl 4 Ay)
11.HÜKÜMET 25/01/1939 03/04/1939 REFİK SAYDAM
12.HÜKÜMET 03/04/1939 08/07/1942 REFİK SAYDAM
13.HÜKÜMET 09/07/1942 09/03/1943 ŞÜKRÜ SARAÇOĞLU
14.HÜKÜMET 09/03/1943 07/08/1946 ŞÜKRÜ SARAÇOĞLU
15.HÜKÜMET 07/08/1946 10/09/1947 MEHMET RECEP PEKER
16.HÜKÜMET 10/09/1947 10/06/1948 HASAN SAKA
17.HÜKÜMET 10/06/1948 16/01/1949 HASAN SAKA
18.HÜKÜMET 16/01/1949 22/05/1950 ŞEMSETTİN GÜNALTAY
19.HÜKÜMET 22/05/1950 09/03/1951 ADNAN MENDERES
20.HÜKÜMET 09/03/1951 17/05/1954 ADNAN MENDERES
21.HÜKÜMET 17/05/1954 09/12/1955 ADNAN MENDERES
22.HÜKÜMET 09/12/1955 25/11/1957 ADNAN MENDERES
23.HÜKÜMET 25/11/1957 27/05/1960 ADNAN MENDERES (Toplam da aralıksız 10 yıl)
24.HÜKÜMET 30/05/1960 05/01/1961 CEMAL GÜRSEL
25.HÜKÜMET 05/01/1961 27/10/1961 CEMAL GÜRSEL
26.HÜKÜMET 20/11/1961 25/06/1962 İSMET İNÖNÜ
27.HÜKÜMET 25/06/1962 25/12/1963 İSMET İNÖNÜ
28.HÜKÜMET 25/12/1963 20/02/1965 İSMET İNÖNÜ
29.HÜKÜMET 20/02/1965 27/10/1965 SUAD HAYRİ ÜRGÜPLÜ
30.HÜKÜMET 27/10/1965 03/11/1969 SÜLEYMAN DEMİREL
31.HÜKÜMET 03/11/1969 06/03/1970 SÜLEYMAN DEMİREL
32.HÜKÜMET 06/03/1970 26/03/1971 SÜLEYMAN DEMİREL(Toplam da aralıksız 2 yıl 8 ay)
33.HÜKÜMET 26/03/1971 11/12/1971 NİHAT ERİM
34.HÜKÜMET 11/12/1971 22/05/1972 NİHAT ERİM
35.HÜKÜMET 22/05/1972 15/04/1973 FERİT MELEN
36.HÜKÜMET 15/04/1973 26/01/1974 MEHMET NAİM TALU
37.HÜKÜMET 26/01/1974 17/11/1974 BÜLENT ECEVİT
38.HÜKÜMET 17/11/1974 31/03/1975 SADİ IRMAK
39.HÜKÜMET 31/03/1975 21/06/1977 SÜLEYMAN DEMİREL (2 yıl 3 ay)
40.HÜKÜMET 21/06/1977 21/07/1977 BÜLENT ECEVİT
41.HÜKÜMET 21/07/1977 05/01/1978 SÜLEYMAN DEMİREL (6 ay)
42.HÜKÜMET 05/01/1978 12/11/1979 BÜLENT ECEVİT
43.HÜKÜMET 12/11/1979 12/09/1980 SÜLEYMAN DEMİREL (11 ay)
44.HÜKÜMET 21/09/1980 13/12/1983 BÜLENT ULUSU
45.HÜKÜMET 13/12/1983 21/12/1987 TURGUT ÖZAL
46.HÜKÜMET 21/12/1987 09/11/1989 TURGUT ÖZAL (Aralıksız 6 yıl ve Cumhurbaşkanlığı dönemi)
47.HÜKÜMET 09/11/1989 23/06/1991 YILDIRIM AKBULUT (1 yıl 7 ay)
48.HÜKÜMET 23/06/1991 20/11/1991 MESUT YILMAZ (5 ay)
49.HÜKÜMET 20/11/1991 16/05/1993 SÜLEYMAN DEMİREL (1 yıl 7 ay)
50.HÜKÜMET 25/06/1993 05/10/1995 TANSU ÇİLLER
51.HÜKÜMET 05/10/1995 30/10/1995 TANSU ÇİLLER
52.HÜKÜMET 30/10/1995 06/03/1996 TANSU ÇİLLER (Toplamda aralıksız 8 ay)
53.HÜKÜMET 06/03/1996 28/06/1996 A. MESUT YILMAZ (1 yıl)
54.HÜKÜMET 28/06/1996 30/06/1997 NECMETTİN ERBAKAN (1 yıl 5 ay)
55.HÜKÜMET 30/06/1997 11/01/1999 A. MESUT YILMAZ (4 ay)
56.HÜKÜMET 11/01/1999 28/05/1999 MUSTAFA BÜLENT ECEVİT
57.HÜKÜMET 28/05/1999 19/11/2002 MUSTAFA BÜLENT ECEVİT
58.HÜKÜMET 19/11/2002 12/03/2003 ABDULLAH GÜL (5 ay)
59.HÜKÜMET 14/03/2003 29/08/2007 R. TAYYİP ERDOĞAN
60.HÜKÜMET 29/08/2007 06/07/2011 R. TAYYİP ERDOĞAN
61.HÜKÜMET 06/07/2011 R. TAYYİP ERDOĞAN (Toplamda aralıksız 8 yıl 4 ay)
Değerlendirme Türk Milletinindir.
(Samet DEMİRALP)
Dersim ayaklanması (Şeyh(kürt) Sait ve Seyit Rıza)
Şeyh Sait ve Seyit Rıza gibi sonu malum, Cumhuriyet düşmanı, İngiliz kuklası, feodal yobazlardan "kahraman" yaratmaya çalışanlar!..
Şaklabandan "kahraman" olmaz, bunların yollarında yürüyenler için de yolun sonu aynı olacaktır.
Fransa, Dersim isyanını organize ederek hem ta öteden beri beslediği Kürtlere bir otonomi veya bağımsızlık kazandırıp onların hamisi olma hem de Türkiye’nin dikkatini Hatay’dan çekerek kendi iç sorunları ile uğraşmasını amaçlıyordu. Öte yandan isyanın tüm Türkiye’ye yayılacak bir Alevi-Sünni çatışmasına dönüşmesi de Fransız istihbaratınca öngörülmüştü. Bu doğrultuda Hatay sorununun hız kazandığı yıllarda Fransızlar, ajanları İzzettin aracılığıyla Dersim’de dini lider ve aşiretler üzerinde etkisi olması sebebiyle Seyit Rıza ile ilişki kurmuşlardı.
O sıralarda Fransız gizli servisi kontrolünde bulunan Suriye merkezli Hoybun cemiyeti tarafından 1933 ve 1934 yıllarında Türkiye’ye gönderilen Ermeni Boğos ve M. Nuri Dersimi de uzun zamandır Dersim ve civarında birtakım gizli çalışmalar yapıyorlardı. Suriye’den özellikle Fransız istihbaratınca yönlendirilen Ermeniler, Dersim’in içlerine doğru yayılıyor, birtakım gizli ilişkiler içine giriyorlardı.
Dersim isyanından hemen önce Suriye sınırlarından Türkiye’ye kimliği bilinmeyen dört “komitacı” geçer. Bunlardan birisi Hozat’ta yakalanır. Ancak diğerleri Tunceli’nin içlerine doğru ilerler. İsyan da bu gelişmelerin hemen sonrasında patlak verir. İsyanın ilk hareketi Kahmut köprüsünün yakılması olayında da Ermeni asıllı Demirci Mustafa kullanılmıştır. İsyan sırasında Seyit Rıza’nın ele geçirilen çadırında yapılan aramada da Ermenice kitaplarla üzerinde Ermenice yazılar olan bir taç bulunur.
Dersim isyanının devam ettiği sıralarda, 16 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet, âsilerin yabancı bir devletin yardımını beklediklerini bildirir. Gazete, güneyden gelen casusların tahrikiyle çıkan isyanın elebaşılarının, halka; “İngilizler ve Fransızların yardıma gelecekleri, Arapların da kendilerine destek verdiği propagandasını yaydıklarını” belirtir.
Teslim olmadan önce sıkıştırılan isyanın elebaşı Seyit Rıza da, adamlarından Alişir’in İran ve Irak’a iltica ederek Fransa ve İngiltere hükümetlerinin yardımını dilemesini ister.
Dersim isyanının sönmeye yüz tuttuğu sıralarda, Suriye’den bir grup, isyanı yaymak ve bu yolla Tunceli’deki âsilere yardım etmek için Cizre üzerinden Türkiye’ye geçmeye çalışır. Fakat bunda başarılı olamayıp geride birkaç ölü bırakarak püskürtülürler. Ölenler arasında Şeyh Sait’in ağabeyi Şeyh Abdürrahim de vardır.
(Dr. Suat Akgül, Dersim İsyanları ve Seyit Rıza)
Şaklabandan "kahraman" olmaz, bunların yollarında yürüyenler için de yolun sonu aynı olacaktır.
Fransa, Dersim isyanını organize ederek hem ta öteden beri beslediği Kürtlere bir otonomi veya bağımsızlık kazandırıp onların hamisi olma hem de Türkiye’nin dikkatini Hatay’dan çekerek kendi iç sorunları ile uğraşmasını amaçlıyordu. Öte yandan isyanın tüm Türkiye’ye yayılacak bir Alevi-Sünni çatışmasına dönüşmesi de Fransız istihbaratınca öngörülmüştü. Bu doğrultuda Hatay sorununun hız kazandığı yıllarda Fransızlar, ajanları İzzettin aracılığıyla Dersim’de dini lider ve aşiretler üzerinde etkisi olması sebebiyle Seyit Rıza ile ilişki kurmuşlardı.
O sıralarda Fransız gizli servisi kontrolünde bulunan Suriye merkezli Hoybun cemiyeti tarafından 1933 ve 1934 yıllarında Türkiye’ye gönderilen Ermeni Boğos ve M. Nuri Dersimi de uzun zamandır Dersim ve civarında birtakım gizli çalışmalar yapıyorlardı. Suriye’den özellikle Fransız istihbaratınca yönlendirilen Ermeniler, Dersim’in içlerine doğru yayılıyor, birtakım gizli ilişkiler içine giriyorlardı.
Dersim isyanından hemen önce Suriye sınırlarından Türkiye’ye kimliği bilinmeyen dört “komitacı” geçer. Bunlardan birisi Hozat’ta yakalanır. Ancak diğerleri Tunceli’nin içlerine doğru ilerler. İsyan da bu gelişmelerin hemen sonrasında patlak verir. İsyanın ilk hareketi Kahmut köprüsünün yakılması olayında da Ermeni asıllı Demirci Mustafa kullanılmıştır. İsyan sırasında Seyit Rıza’nın ele geçirilen çadırında yapılan aramada da Ermenice kitaplarla üzerinde Ermenice yazılar olan bir taç bulunur.
Dersim isyanının devam ettiği sıralarda, 16 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet, âsilerin yabancı bir devletin yardımını beklediklerini bildirir. Gazete, güneyden gelen casusların tahrikiyle çıkan isyanın elebaşılarının, halka; “İngilizler ve Fransızların yardıma gelecekleri, Arapların da kendilerine destek verdiği propagandasını yaydıklarını” belirtir.
Teslim olmadan önce sıkıştırılan isyanın elebaşı Seyit Rıza da, adamlarından Alişir’in İran ve Irak’a iltica ederek Fransa ve İngiltere hükümetlerinin yardımını dilemesini ister.
Dersim isyanının sönmeye yüz tuttuğu sıralarda, Suriye’den bir grup, isyanı yaymak ve bu yolla Tunceli’deki âsilere yardım etmek için Cizre üzerinden Türkiye’ye geçmeye çalışır. Fakat bunda başarılı olamayıp geride birkaç ölü bırakarak püskürtülürler. Ölenler arasında Şeyh Sait’in ağabeyi Şeyh Abdürrahim de vardır.
(Dr. Suat Akgül, Dersim İsyanları ve Seyit Rıza)
İslam Öncesi Türk Kadını
İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK KADINI
Yabancı ve Arap kaynakların ortaya vurduğu bir tarihi gerçek şudur ki İslamiyeti kabul edene kadar Türk’lerde KADIN eşit hak ve özgürlüklere sahip bir değerdi. Ve şu muhakkak ki biz Türkler, Şeriat bataklığına saplandıktan bu yana özellikle iki güzel niteliğimizi yitirmişizdir ki bunlardan biri ‘akılcılık’ ve diğeri de ‘kadına saygıdır’
1) 7-8. Yüzyıllarda Orta Asya Türk Ülkelerinin Çoğu Kadın Hükümdarlarla Yönetilmekte:
Eski Türklerde, özellikle Şamani döneminde, kadınlı erkekli dini toplantılar tertip edildiği, aynı yerde hep birlikte ayinler düzenlendiği, toplantıya katılanların bir daire halinde yere oturdukları, kadın ve erkeklerin mevki ve yaşlarına göre sıralandıkları anlaşılmaktadır. Yakut’larda ‘Isıah’ denilen ayinlerin yapıldığı ve bu ayinlerde kadınların ve erkeklerin el ele tutuşarak meydana getirdikleri dairede ‘hü hü’ diyerek raks ettikleri, hep birlikte kımız içtikleri ve dini merasimi yürüttükleri tarihi kaynakların ortaya vurduğu gerçeklerdir. (Ahmed Yaşar Ocak, Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi Motifler, 125.s.) Kadınlı erkekli bu tür toplantılar, her ne kadar Müslümanlığın kabulünden sonra da bir süre devam etmiş ise de, giderek yok olmuştur.
Buhara’nın Arap orduları tarafından işgalini nakleden Arap kaynaklarından öğrenmekteyiz ki Orta Asya’daki bir çok Türk Devletlerinde kadın, devlet başkanlığı sorumluluğu ile görevlendirilmiştir. Nitekim Buhara o tarihlerde, yani 8. yüzyılda, Toksan adındaki bir Hatun Sultan tarafından yönetilmekteydi.
Öte yandan M.S.720 yılında Gültekin (Kül-Tekin) için dikilen Tonyukuk ve 734 yılında Bilge Han adına dikilen Orhun Kitabelerinden anlaşılmaktadır ki, eski Türklerde kadın, siyasal, sosyal ve ekonomik alanlarda özgürlüğe sahi bir varlıktır. Hatırlatalım ki Bilge Hatun, ki Gültekin’in annesiydi, devlet yönetiminde pek başarılı işler görmüştür. Gültekin Han iktidarı, eşi Kutlulu Sultan ile birlikte kullanmıştır. (Günseli Özkaya Tutsaklıktan Özgürlüğe, Kadınların Savaşı 157,158.s.)
Belazuri’nin Fütüh Ül-Buldan’ında, Arap ordularının Buhara’ya yaptığı saldırılara karşı Buhara Melikesi Hınık Hatun’un nasıl karşı koyduğu anlatılırken onun, son derece dirayetli ve idareci bir kişiliğe sahip olduğu belirtilir. (Dr. Zekeriya Kitapçı, Müslüman Arap Ordularında Çarışan ilk Türkler” Diyanet Dergisi cild XII, sayı 4, s.239-244)
2) X. Yüzyıl: El-Belhi’nin Yapıtlarında Türk Kadını’nın Özgürlüğü Anlatılır:
Onuncu Yüzyılın ünlü çoğrafyacısı el-Belhi, Kitabü’l-Bad ve Ve’t Tarih adlı yapıtının bir bölümünde, o dönem itibariyle Türk ülkelerindeki kadının özgürlüğüne ilişkin olayları hikaye ederken, ve özellikle Muaviye’nin oğlu Yezid zamanında Buhara’da hüküm süren Hatun Sultan’dan söz ederken Türk kadını’nın uygarlığı konusundaki hayranlığını gizleyemez.
Anımsamakta yarar vardır ki Yezid’in Horasan’a vali olarak gönderdiği Zeyyad bin Ebihi’nin oğlu, Orta Asya’da Arap fütuhatını genişletmek için saldırılar düzenlerken, Buhara’da devlet yöneten Hatun Sultan, bu saldırılara karşı korunmak amacıyla, başka bir Türk ülkesinin hükümdarı Terkan’dan yardım istemiş ve bu vesile ile evlenme teklif etmiştir.
(Bu yüzyılda yerleşik hayata geçildiği sonucunu çıkarıyorum ben.)
3) XI. Yüzyıl: Selçuk Sultanı Tuğrul’un Kadına Saygısı:
Selçuk Sultanı Tuğrul, 11. Yızyılda Bağdad’ı işgal ettikten sonra eski halifelerin sarayında Halife El Kasım Biemrillah’ın kızı ile evlenir; evlendiği kadını büyük bir saygı ile tahta oturtur. Arap tarihçisi İbni Halikan şöyle anlatır: “…Sefer ayının 15.inci günü prenses, sarayda kendisini bekleyen kocasına mülaki oldu ve altın kumaşlarla süslü tahta çıktı ve kocasını bekledi. Tuğrul Bey eşinin karşısına diz çökerek geldi… Ona emsalsiz hediyeler vererek (tekrar) yeri öptü ve büyük bir saygı gösterisiyle ve mutluluk duyarak odasına çekildi.” (İbn Hallikan, Vefayatu’l- A’yan ve Enbau Ebna El’zaman. Cild V, 102,105.s.)
Her ne kadar gerci çevreler bu evliliği hoş görmemiş iseler de Tuğrul Bey gibi ünlü bir fatihin karısına karşı takındığı bu saygılı tutumunu hayranlıkla karşılamaktan kendilerini alamamışlardır. (G. Le Starange Baghdad During the Abbasid Caliphate, Oxford 1900)
Yine 11. Yüzyılın diğer tanınmış bir yazarı olan İbn Butlan Türk kadınının zerafetini, inceliğini, canlılığını, temizliğini, cesaretini ve karakter üstünlüğünü gözler önene sererken tarihi bir gerçeği dile getirir. (Takvim u’y Sıhha adlı kitabında: “Türk kadınının cildi fevkalade beyaz ve zerafeti takdire şayandır. Gözler küçük fakat çok çekicidir. Genellikle kısa boyludurlar… Çocuk doğurmada bereketli sayılırlar, fakat doğurdukları çocuklar pek nadiren çirkin olur. Ata binmede ustadırlar. Son derece cömert, temiz ve iyi ahçıdırlar.”)
4) XII. Yüzyıl: İbn Cübeyr, Türk Ülkelerinde Kadına Gösterilen Saygıyı Başka Hiçbir Yerde Görmediğini Söyler:
12. Yüzyılın tanınmış tarihçilerinden İbn Cübeyr, 1183-1184 yılları arasında gırnata’dan Mısır, Irak, Suriye ve Yakın Doğu ülkelerine yaptığı gezilerini anlatırken Türk kadınının toplum yaşamlarındaki önemli yerini ve değerini açıklar. Horasan Valisi Tukuş Şah ile birlikte Kabe’yi ziyarete giden Ebu’l Mukrim Teştiki’nin yanındaki Türk prenseslerinden söz ederken, tüm Arap ülkelerini dolaştığını, Irak’taki Abbasi halifelerini ziyaret ettiğini, Selahattin İmparatorluğunu gezdiğinini ve fakat hiçbir yerde Türk ülkelerinde olduğu gibi kadına değer verildiğine tanık olmadığını söyler. (İbn Cübeyr Seyahatname adlı kitabın yazarıdır. Kitabın İngilizce çevirisi bk. İbn Jubayr, The Travels of İbn Jubayr.)
5) XIII Yüzyıl: Marco Polo, Türk Kadınının Özgürlüğüne Tanık Olur:
13. yüzyılda Türk beldelerini dolaşan Marco Polo, Amu Derya nehrinin yukarılarında Kuzey Doğu’ya yayılan ve ‘Büyük Türkiye’ diye tanımlar olduğu yerleri ziyaret ederken Türk hükümdarlarının kızlarından söz eder ve şöyle der: ‘Prenses öylesine gülü ki tüm ülkede onunla başa çıkacak erkek bulmak güç. Çünkü kim çıkarsa hepsini altetmektedir. Babası kendisini evlendirmek istediği halde o buna razı olmamakta ve (kendi beğendiği birini bulana kadar) hiç kimse ile evlenmek niyetinde olmadığını açığa vurmaktadır. Bundan dolayıdır ki babası ona yazılı olarak, bilediği erkekle evlenebileceğine dair söz vermiştir. Bunun üzerinedir ki prenses, ülkenin dört bir yanına haber salarak genç delikanlıları, kendisiyle güç denemesine çağırmış ve kendisiyle başa çıkacak birini bulduğu zaman onunla evleneceğini açıklamıştır. (The Adventures Of Marco Polo, New York, 1948, 179, 181. s.)
Batılı yazarlar arasında Marco Polo gibi Türk kadınının özgür yaşamlarına, bağımsızlığına ve karakter olgunluğuna hayran kalanlar çoktur. Ricoldo di Morte Groce bunlardan biridir. Bu ünlü yazardan öğrenmekteyiz ki Türk ülkelerinde ve örneğin Selçuk devletinde hakim olan gelenekler, Arap ülkelerindekinden çok farklıdır ve bu farklılık, özellikle Türk kadınının toplumdaki üstün değeri ve yeri ile ilgilidir. (Pre-Ottoman Turkey, 1076-1330, 153.s.)
Kısaca belirtelim ki, Türklerde kadının bu üstün kartede tutulduğu dönemlerde Batı dünyası, tıpkı Arap dünyası gibi, kadını ikinci plana atmıştı. Çoğu yerde koca, sofrada yemek yerken, kadın ayakta bekler, ona hizmet eder, her vesile ile kocasının ayaklarını öper ve fakat yine de haysiyet kırıcı muamelelere uğramaktan kurtulamazdı. Bu durumların özellikle Kolon’ya ve Normandi gibi yerlerde pek yaygın olduğu ve alınan tedbirlere rağmen yüzyıllar boyunca sürüp gittiği anlaşılmaktadır.
6) Cüveyni'nin Kaleminden Türkan Hatun ve Raziye Sultan Örnekleri:
13. Y.Yılın ünlü yazarlarından Ata Malik Cüveyni, "Tarih Cihan" adlı yapıtında Cengiz Han ailesinden söz ederken Türk kadınının yeteneklerini över. Özellikle Türkan Hatun'un devlet işlerindeki becerikliliğini, haysiyet duygusuna verdiği yeri (ve örneğin kocası Sultan Osman'ı saygılı davranmıyor diye Sultan Mehmed'e şikayet etmesini) nakleder ki çok ilginçtir.
Yine Cüveyni'den öğrenmekteyiz ki İlhanlıların 13. yüzyılda İslam'ı kabul etmelerinden sonra, eski Türk geleneklerinde ve özellikle kadına saygı değerlerinde gerileme başlamıştır. Raziye Sultan örneği bunu kanıtlamaya yeterlidir. Gerçekten de Raziye, 1236 ila 1240 yılları arasında Delhi tahtını işgal etmiştir. Babası İl-Tutmuş, tüm danışmanlarının itirazlarına rağmen onu veliahdlığa getirmiştir. İl-Tutmuş'un ölümünden sonra saray erkanı, devletin bir kadın tarafından idare edilmesini istememiş ve tahta İl-Tutmuş'un oğullarından birini, Ruknuddin Firuz'u getirmiştir. Fakat bu hükümdarın kötü yönetimi yüzünden ihtilal patlak vermiş ve halk, ordu ile birlik olup Raziye'yi tahta çıkarmıştır.
Raziye döneminde Delhi fevkalade iyi bir yönetime kavuşmuştur. Son derece akıllı ve geniş görüşlü olan Raziye, kadınlara özgürlük sağlamak üzere her şeyden önce peçe ve çarşafı kaldırmış ve kendisi de buna örnek olmuştur. Çarşaf giymek şöyle dursun, fakat saltanatının en parlak döneminde kadın elbisesiyle değil, çoğu kez erkek kıyafetine girerek dolaşmayı tercih etmiştir. Böylece gerici çevrelere, insan varlığının geleneklere köle olmaması gerektiği dersini vermiştir.
Her ne kadar bu cesur ve özgür davranışı, ona pahalıya patlamış ve tahtından olmasına yol açmış ise de, yüzyıllar içerisinde yararlı ve etkili bir örneğe zemin teşkil etmek bakımından zikredilmeye değer niteliğini yitirmemiştir.*
Çüveyni'nin yukarıdaki kitabı İngilizceye The Hisitory of the Word Conquieror olarak çevrilmiştir. Yukarıdaki hususlar için bk. Vol. I, 465 ve d.
Şems al-Din İl Tutmuş (1210-1236) Bağdat halifesi Mustansir Bi'llah tarafından resmen tanınan Hindistan'ın ilk müslüman hükümdarıdır.
*Softa zihniyet temsilcisi çoğu Emir'ler onun tahttan indirilmesinde rol oynamışlardır. Bk. Seyyid Feyyaz Mahmud, A. Short History of Islam (Oxford Univer. Press, Pakistan Branch, 1960) 265.
İlhan Arsel'in Şeriat ve Kadın kitabından yararlanılarak hazırlanmıştır.
Yabancı ve Arap kaynakların ortaya vurduğu bir tarihi gerçek şudur ki İslamiyeti kabul edene kadar Türk’lerde KADIN eşit hak ve özgürlüklere sahip bir değerdi. Ve şu muhakkak ki biz Türkler, Şeriat bataklığına saplandıktan bu yana özellikle iki güzel niteliğimizi yitirmişizdir ki bunlardan biri ‘akılcılık’ ve diğeri de ‘kadına saygıdır’
1) 7-8. Yüzyıllarda Orta Asya Türk Ülkelerinin Çoğu Kadın Hükümdarlarla Yönetilmekte:
Eski Türklerde, özellikle Şamani döneminde, kadınlı erkekli dini toplantılar tertip edildiği, aynı yerde hep birlikte ayinler düzenlendiği, toplantıya katılanların bir daire halinde yere oturdukları, kadın ve erkeklerin mevki ve yaşlarına göre sıralandıkları anlaşılmaktadır. Yakut’larda ‘Isıah’ denilen ayinlerin yapıldığı ve bu ayinlerde kadınların ve erkeklerin el ele tutuşarak meydana getirdikleri dairede ‘hü hü’ diyerek raks ettikleri, hep birlikte kımız içtikleri ve dini merasimi yürüttükleri tarihi kaynakların ortaya vurduğu gerçeklerdir. (Ahmed Yaşar Ocak, Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi Motifler, 125.s.) Kadınlı erkekli bu tür toplantılar, her ne kadar Müslümanlığın kabulünden sonra da bir süre devam etmiş ise de, giderek yok olmuştur.
Buhara’nın Arap orduları tarafından işgalini nakleden Arap kaynaklarından öğrenmekteyiz ki Orta Asya’daki bir çok Türk Devletlerinde kadın, devlet başkanlığı sorumluluğu ile görevlendirilmiştir. Nitekim Buhara o tarihlerde, yani 8. yüzyılda, Toksan adındaki bir Hatun Sultan tarafından yönetilmekteydi.
Öte yandan M.S.720 yılında Gültekin (Kül-Tekin) için dikilen Tonyukuk ve 734 yılında Bilge Han adına dikilen Orhun Kitabelerinden anlaşılmaktadır ki, eski Türklerde kadın, siyasal, sosyal ve ekonomik alanlarda özgürlüğe sahi bir varlıktır. Hatırlatalım ki Bilge Hatun, ki Gültekin’in annesiydi, devlet yönetiminde pek başarılı işler görmüştür. Gültekin Han iktidarı, eşi Kutlulu Sultan ile birlikte kullanmıştır. (Günseli Özkaya Tutsaklıktan Özgürlüğe, Kadınların Savaşı 157,158.s.)
Belazuri’nin Fütüh Ül-Buldan’ında, Arap ordularının Buhara’ya yaptığı saldırılara karşı Buhara Melikesi Hınık Hatun’un nasıl karşı koyduğu anlatılırken onun, son derece dirayetli ve idareci bir kişiliğe sahip olduğu belirtilir. (Dr. Zekeriya Kitapçı, Müslüman Arap Ordularında Çarışan ilk Türkler” Diyanet Dergisi cild XII, sayı 4, s.239-244)
2) X. Yüzyıl: El-Belhi’nin Yapıtlarında Türk Kadını’nın Özgürlüğü Anlatılır:
Onuncu Yüzyılın ünlü çoğrafyacısı el-Belhi, Kitabü’l-Bad ve Ve’t Tarih adlı yapıtının bir bölümünde, o dönem itibariyle Türk ülkelerindeki kadının özgürlüğüne ilişkin olayları hikaye ederken, ve özellikle Muaviye’nin oğlu Yezid zamanında Buhara’da hüküm süren Hatun Sultan’dan söz ederken Türk kadını’nın uygarlığı konusundaki hayranlığını gizleyemez.
Anımsamakta yarar vardır ki Yezid’in Horasan’a vali olarak gönderdiği Zeyyad bin Ebihi’nin oğlu, Orta Asya’da Arap fütuhatını genişletmek için saldırılar düzenlerken, Buhara’da devlet yöneten Hatun Sultan, bu saldırılara karşı korunmak amacıyla, başka bir Türk ülkesinin hükümdarı Terkan’dan yardım istemiş ve bu vesile ile evlenme teklif etmiştir.
(Bu yüzyılda yerleşik hayata geçildiği sonucunu çıkarıyorum ben.)
3) XI. Yüzyıl: Selçuk Sultanı Tuğrul’un Kadına Saygısı:
Selçuk Sultanı Tuğrul, 11. Yızyılda Bağdad’ı işgal ettikten sonra eski halifelerin sarayında Halife El Kasım Biemrillah’ın kızı ile evlenir; evlendiği kadını büyük bir saygı ile tahta oturtur. Arap tarihçisi İbni Halikan şöyle anlatır: “…Sefer ayının 15.inci günü prenses, sarayda kendisini bekleyen kocasına mülaki oldu ve altın kumaşlarla süslü tahta çıktı ve kocasını bekledi. Tuğrul Bey eşinin karşısına diz çökerek geldi… Ona emsalsiz hediyeler vererek (tekrar) yeri öptü ve büyük bir saygı gösterisiyle ve mutluluk duyarak odasına çekildi.” (İbn Hallikan, Vefayatu’l- A’yan ve Enbau Ebna El’zaman. Cild V, 102,105.s.)
Her ne kadar gerci çevreler bu evliliği hoş görmemiş iseler de Tuğrul Bey gibi ünlü bir fatihin karısına karşı takındığı bu saygılı tutumunu hayranlıkla karşılamaktan kendilerini alamamışlardır. (G. Le Starange Baghdad During the Abbasid Caliphate, Oxford 1900)
Yine 11. Yüzyılın diğer tanınmış bir yazarı olan İbn Butlan Türk kadınının zerafetini, inceliğini, canlılığını, temizliğini, cesaretini ve karakter üstünlüğünü gözler önene sererken tarihi bir gerçeği dile getirir. (Takvim u’y Sıhha adlı kitabında: “Türk kadınının cildi fevkalade beyaz ve zerafeti takdire şayandır. Gözler küçük fakat çok çekicidir. Genellikle kısa boyludurlar… Çocuk doğurmada bereketli sayılırlar, fakat doğurdukları çocuklar pek nadiren çirkin olur. Ata binmede ustadırlar. Son derece cömert, temiz ve iyi ahçıdırlar.”)
4) XII. Yüzyıl: İbn Cübeyr, Türk Ülkelerinde Kadına Gösterilen Saygıyı Başka Hiçbir Yerde Görmediğini Söyler:
12. Yüzyılın tanınmış tarihçilerinden İbn Cübeyr, 1183-1184 yılları arasında gırnata’dan Mısır, Irak, Suriye ve Yakın Doğu ülkelerine yaptığı gezilerini anlatırken Türk kadınının toplum yaşamlarındaki önemli yerini ve değerini açıklar. Horasan Valisi Tukuş Şah ile birlikte Kabe’yi ziyarete giden Ebu’l Mukrim Teştiki’nin yanındaki Türk prenseslerinden söz ederken, tüm Arap ülkelerini dolaştığını, Irak’taki Abbasi halifelerini ziyaret ettiğini, Selahattin İmparatorluğunu gezdiğinini ve fakat hiçbir yerde Türk ülkelerinde olduğu gibi kadına değer verildiğine tanık olmadığını söyler. (İbn Cübeyr Seyahatname adlı kitabın yazarıdır. Kitabın İngilizce çevirisi bk. İbn Jubayr, The Travels of İbn Jubayr.)
5) XIII Yüzyıl: Marco Polo, Türk Kadınının Özgürlüğüne Tanık Olur:
13. yüzyılda Türk beldelerini dolaşan Marco Polo, Amu Derya nehrinin yukarılarında Kuzey Doğu’ya yayılan ve ‘Büyük Türkiye’ diye tanımlar olduğu yerleri ziyaret ederken Türk hükümdarlarının kızlarından söz eder ve şöyle der: ‘Prenses öylesine gülü ki tüm ülkede onunla başa çıkacak erkek bulmak güç. Çünkü kim çıkarsa hepsini altetmektedir. Babası kendisini evlendirmek istediği halde o buna razı olmamakta ve (kendi beğendiği birini bulana kadar) hiç kimse ile evlenmek niyetinde olmadığını açığa vurmaktadır. Bundan dolayıdır ki babası ona yazılı olarak, bilediği erkekle evlenebileceğine dair söz vermiştir. Bunun üzerinedir ki prenses, ülkenin dört bir yanına haber salarak genç delikanlıları, kendisiyle güç denemesine çağırmış ve kendisiyle başa çıkacak birini bulduğu zaman onunla evleneceğini açıklamıştır. (The Adventures Of Marco Polo, New York, 1948, 179, 181. s.)
Batılı yazarlar arasında Marco Polo gibi Türk kadınının özgür yaşamlarına, bağımsızlığına ve karakter olgunluğuna hayran kalanlar çoktur. Ricoldo di Morte Groce bunlardan biridir. Bu ünlü yazardan öğrenmekteyiz ki Türk ülkelerinde ve örneğin Selçuk devletinde hakim olan gelenekler, Arap ülkelerindekinden çok farklıdır ve bu farklılık, özellikle Türk kadınının toplumdaki üstün değeri ve yeri ile ilgilidir. (Pre-Ottoman Turkey, 1076-1330, 153.s.)
Kısaca belirtelim ki, Türklerde kadının bu üstün kartede tutulduğu dönemlerde Batı dünyası, tıpkı Arap dünyası gibi, kadını ikinci plana atmıştı. Çoğu yerde koca, sofrada yemek yerken, kadın ayakta bekler, ona hizmet eder, her vesile ile kocasının ayaklarını öper ve fakat yine de haysiyet kırıcı muamelelere uğramaktan kurtulamazdı. Bu durumların özellikle Kolon’ya ve Normandi gibi yerlerde pek yaygın olduğu ve alınan tedbirlere rağmen yüzyıllar boyunca sürüp gittiği anlaşılmaktadır.
6) Cüveyni'nin Kaleminden Türkan Hatun ve Raziye Sultan Örnekleri:
13. Y.Yılın ünlü yazarlarından Ata Malik Cüveyni, "Tarih Cihan" adlı yapıtında Cengiz Han ailesinden söz ederken Türk kadınının yeteneklerini över. Özellikle Türkan Hatun'un devlet işlerindeki becerikliliğini, haysiyet duygusuna verdiği yeri (ve örneğin kocası Sultan Osman'ı saygılı davranmıyor diye Sultan Mehmed'e şikayet etmesini) nakleder ki çok ilginçtir.
Yine Cüveyni'den öğrenmekteyiz ki İlhanlıların 13. yüzyılda İslam'ı kabul etmelerinden sonra, eski Türk geleneklerinde ve özellikle kadına saygı değerlerinde gerileme başlamıştır. Raziye Sultan örneği bunu kanıtlamaya yeterlidir. Gerçekten de Raziye, 1236 ila 1240 yılları arasında Delhi tahtını işgal etmiştir. Babası İl-Tutmuş, tüm danışmanlarının itirazlarına rağmen onu veliahdlığa getirmiştir. İl-Tutmuş'un ölümünden sonra saray erkanı, devletin bir kadın tarafından idare edilmesini istememiş ve tahta İl-Tutmuş'un oğullarından birini, Ruknuddin Firuz'u getirmiştir. Fakat bu hükümdarın kötü yönetimi yüzünden ihtilal patlak vermiş ve halk, ordu ile birlik olup Raziye'yi tahta çıkarmıştır.
Raziye döneminde Delhi fevkalade iyi bir yönetime kavuşmuştur. Son derece akıllı ve geniş görüşlü olan Raziye, kadınlara özgürlük sağlamak üzere her şeyden önce peçe ve çarşafı kaldırmış ve kendisi de buna örnek olmuştur. Çarşaf giymek şöyle dursun, fakat saltanatının en parlak döneminde kadın elbisesiyle değil, çoğu kez erkek kıyafetine girerek dolaşmayı tercih etmiştir. Böylece gerici çevrelere, insan varlığının geleneklere köle olmaması gerektiği dersini vermiştir.
Her ne kadar bu cesur ve özgür davranışı, ona pahalıya patlamış ve tahtından olmasına yol açmış ise de, yüzyıllar içerisinde yararlı ve etkili bir örneğe zemin teşkil etmek bakımından zikredilmeye değer niteliğini yitirmemiştir.*
Çüveyni'nin yukarıdaki kitabı İngilizceye The Hisitory of the Word Conquieror olarak çevrilmiştir. Yukarıdaki hususlar için bk. Vol. I, 465 ve d.
Şems al-Din İl Tutmuş (1210-1236) Bağdat halifesi Mustansir Bi'llah tarafından resmen tanınan Hindistan'ın ilk müslüman hükümdarıdır.
*Softa zihniyet temsilcisi çoğu Emir'ler onun tahttan indirilmesinde rol oynamışlardır. Bk. Seyyid Feyyaz Mahmud, A. Short History of Islam (Oxford Univer. Press, Pakistan Branch, 1960) 265.
İlhan Arsel'in Şeriat ve Kadın kitabından yararlanılarak hazırlanmıştır.
14 Ekim 2011 Cuma
Milli Karakter, Kan ve Türkçülük
" Ahlâkın meydana gelmesinde en önemli sebep soydur. Bir toplumun ahlâkı, soyunun karışması ile değişebilir. "
Köpek bir türdür. Köpek türü de kendi içerisinde ırklara ayrılır. Normal şartlarda eziyet, şiddet görmeksizin yetişmiş olan köpek ırkları içerisinde en belirginlerinden biri Labrador ırkıdır. Labradorlar; ırkî özellikleri ile bebek sahibi olan aileler ve görme engellilerin yardımcısı olarak en ideal türdür. Hatta hiç bir eğitim almasa bile, bir Labrador bir bebeğe koruyuculuk ve arkadaşlık yapar. Çocukların çoğu zaman farkında olmadan yaptığı sert hareketlere karşı şefkat ve sevgiyle karşılık verir. Bu labrador ırkının genetiğinde varolan uysal, duygusal ve koruyuculuk özelliğinden kaynaklanmaktadır. Ancak çok sevimli , minik görünüşü ile koruyucu ve mükemmel bir savunmacı iken kıskançlık duygusuna yenik düşen terrier ırkı çok sevdiği halde, bu zaafı ile çocuğa zarar verebilir. Bazı ırklar vardır ki, sahibi ve bulundukları kişiler dışında, başkalarını öldürmeye kalkışabilirler. İnsan türü de tıpkı köpekler veya diğer canlılar gibi ırksal farklılıkları genetiklerinde bulundururlar.
(Hüseyin Nihal ATSIZ)
Milli Karakter, Kan ve Türkçülük ;
Türk kanı taşıyan herkes Türk'tür. Türklük şuuruna sahip olan ve bütün yabancı fikir ve düşüncelerden arınmış, Türklüğe bağlı herkesi de Türk olarak kabul ediyoruz.
İlk makalemde milli karakterden bahsetmiştim. Milli karakter; milletlerin taşıdığı kan, yani genlerinin sahip olduğu ırkî özellikleri ve her ırkın bu özelliklere göre ayrıldığından bahsetmiştim. Her millet kendi kanının gereğini yapar. Yaşam şekli, beşeri ilişkileri, milletlerarası ilişkileri, edep ve davranışları o milletin milli karakterini yansıtır.
Doğadaki canlılarda da türler içerisinde ırklar olduğu gibi, her ırkın farklı farklı milli karakteri bulunmaktadır. Örneklemek gerekirse;Köpek bir türdür. Köpek türü de kendi içerisinde ırklara ayrılır. Normal şartlarda eziyet, şiddet görmeksizin yetişmiş olan köpek ırkları içerisinde en belirginlerinden biri Labrador ırkıdır. Labradorlar; ırkî özellikleri ile bebek sahibi olan aileler ve görme engellilerin yardımcısı olarak en ideal türdür. Hatta hiç bir eğitim almasa bile, bir Labrador bir bebeğe koruyuculuk ve arkadaşlık yapar. Çocukların çoğu zaman farkında olmadan yaptığı sert hareketlere karşı şefkat ve sevgiyle karşılık verir. Bu labrador ırkının genetiğinde varolan uysal, duygusal ve koruyuculuk özelliğinden kaynaklanmaktadır. Ancak çok sevimli , minik görünüşü ile koruyucu ve mükemmel bir savunmacı iken kıskançlık duygusuna yenik düşen terrier ırkı çok sevdiği halde, bu zaafı ile çocuğa zarar verebilir. Bazı ırklar vardır ki, sahibi ve bulundukları kişiler dışında, başkalarını öldürmeye kalkışabilirler. İnsan türü de tıpkı köpekler veya diğer canlılar gibi ırksal farklılıkları genetiklerinde bulundururlar.
Milli karakter dışında milli karakter özelliklerinin; bozulmaksızın sürdürülebilmesi için gereken unsurlardan birisi milli şuur dur. Milli şuuru oluşturan etkenlerin başında töre,eğitim, kültür, gelenekler ve edep gelir. Bunların hepsinin birlikte bulunduğu çatıya Türk töresi denir. Türk töresi, yüzlerce hatta binlerce yıldan beri gelişen ve değişen alışkanlık ve kurallarının birey, aile, devlet normlarının bütününe denir. Temelini milli karakterinden alarak oluşturulmuş olan ahlâk ve toplumsal kurallar
aslında bir yaptırım olarak değil çoğu zaman Türk'ün kendi doğasında zaten bulunmaktaydı. Yalnızca gün ve olayların şartlarına göre şekillendirmiştir. Doğaya saygı başta olmak üzere, doğadaki varlıkların tümünü sevmek özellikle Türk ırkına ait bir özelliktir. Dünya da kaç millet kendi evladını "kınalı kuzum" diyerek sever ? Doğa sevgisine bağlı olarak çocuklarına hayvan isimleri, Yağmur, Rüzgar, Güneş, Çiçek gibi doğaya ait isimler veren ırklar oldukça azdır. Türkler bu yüzden kendi milli karakteri ile özdeşleştirdiği Orta Asya Bozkurtunu milli bir sembol yapmışlardır. Özgürlüğü temsil eden ve Türk hayatında Bozkurt, Kartal, Sungur (doğan-şahin), Buğra , At gibi çalışkanlığı, özgürlüğü , duygusallığı temsil eden hayvan isimlerini yine doğa ile bir uyum ve bütün halinde yaşayan Türkler tarihte olduğu gibi , bugün de kullanmaktadırlar. Ehl-i insan olmanın en önemli yolu da doğaya olan sevgi ve saygıdır. Bunu Türk ırkı iyi bilir ve zekâsını da doğadaki düzen ve uyumun bozulmaması için kullanır.
Türk Halk müziğindeki dans figürlerinde, çoğunlukla kollar havadadır. Uçan bir kartalı ya da sunguru özgürlüğün sembolü olarak gördüğünden o havadaki kollar özgürlüğü temsil eder. Bozkurt, aile hayatı yaşayan sosyal bir varlıktır. Orta Asya Bozkurtu hem aile hem de toplum yaşamı ile birlikte özgürlüğüne tavizsiz bir şekilde düşkün olan varlık olarak bilindiğinden, Türkler'in milli sembolü olarak kabul edilmiştir. Yoksa tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemek, milletin ve gelecek nesillerin, geleceğini elinden almak hiç kimseyi ehl-i insan yapmaz. Ehl-i insan olmak için; insan sıfatında yaratılmış olmanın yanı sıra, kan, karakter ve medeniyet gibi önemli özelliklere de sahip olmak gerekir. Pek çok milletin içindeki bireylerden kan farklılığı ve gelişmiş olan karakter ile medeniyet değerleri gelişmiş de olsa bu o milletin tamamı medeniyete sahip olduğu anlamına gelmez. Fransız asıllı olan Jacques Yves Custeau, bir bilim adamıdır. Sualtı araştırmalarıyla bilime ve insanlığa katkılarda bulunmuştur. Ancak bu Fransızların, Cezayir(1954-1962) de yapmış olduğu katliamı haklı çıkartmaz. Custeau'nun insanlığa hizmeti bireysel olup kendisine saygı duyulmasını gerektirir, Cezayir katliamı ise milli bir karakter eksikliğini gösterir. Atsız beğ; bu yüzden doğru ve güzel amaçlarla yapılanlara saygı gösterilmesi gerektiğini, ancak bunun o milleti sevmek anlamına gelmediğini açıkça belirtmiştir. Bu tesbit çok önemlidir. İnsana, doğaya ve medeniyete saygı gösteren, her hareket takdir edilmelidir. Bununla birlikte eylemler ve özellikler milli bir şuur haline gelmedikçe, o millet ilkellikten kurtulamayıp, işgal, sömürü ve vahşet uyguluyorsa, o millete ait bir bireyin iyi ve olumlu yaptıklarına bakarak o ırka alkış tutarak bütünü ile iyidir demek dalkavukluk ya da saflık anlamına gelir ki. Atsız beğ, bunu da "insaniyetperverlik köpekliktir" diye nitelendirmiştir. Bu tesbitte doğrudur ve şu anlama gelir; Bazı milletler her türlü ilkelliği medeniyet aldatmacalarıyla gizleyerek uyguluyorsa, bunlara kananlara saf, bunlardan şahsi çıkar ve fayda umanlara ise hain ya da dönek denir.
Türk'ü diğerlerinden ayıran en önemli özelliği ise adalet duygusudur. Türk; adaleti taviz vermeden uygulamak ve yaşamakla mükellef bir ırktır. Bunun için altında başka maksat olmayan, her iyi ve samimi hareketi takdir etmekle birlikte, adaletsizlik yani bir haksızlık söz konusu olduğunda karşı durmasını ve haksızlıkla mücâdele etmesini bilmelidir. Milletleri birbirinden ayıran, en açık belirgin özellik; kan ve milli karakterdir.
Kadın Türkler de kutsal bir varlıktır. Çünkü kadın üretkendir, kadın anadır, kadın yoldaştır, kadın hayat arkadaşıdır, kadın çiçektir. Çünkü çiçeğe sevgi verirseniz tîni besleyen, gülümseyen ve gülümseten bir güzellik hâlini alır. Kadının yüceliği kadın bacağına methiyeler düzmekle değil, kadının yüreği ve beynine gösterilen içtenlik dolu sevgi ve saygıdan geçer. Türk töresine göre kadın ve erkek eşittir. Türk; tarihte kendi töresine uygun yaşamaktayken, gerek aile, gerek devlet düzeninde erkeğin aldığı bir kararı, eğer kadın onaylamazsa, o karar geçersiz sayılmaktayken daha sonra yabancı düşünceler, özellikle arap etkisi ve baskısı ile bu eşitlik kadını çok gerilere itmiş ve kadının bir sömürü aracı haline getirilmesine sebep olmuştur. Bu da belli bir kan ve milli karaktere sahip iken yabancı düşünce ve fikirlerin etkisi altında kalmanın sonucudur. Bu yüzden, yabancı ideoloji ve düşünceleri terkederek kendi öz töremize göre yani milli karakterimize uygun olarak yaşamak durumundayız. Ancak Türk töresine uygun olmak şartıyla milletin kültür ve karakterine faydalı etkisi olan alışkanlıkların bir kısmını ya da tamamını almakta hiç bir sakınca bulunmamaktadır. Türk milli karakteri, kendisi için faydalı olan alıntıları işleyerek kendi doğasına göre en uygun, en güzel hâle getirecektir. Türk ırkının başka milletlerde bulunmayan en önemli ve büyük bir özelliği de budur. Örneklemek gerekirse; Türk milleti tarihte hayvanları, bitkileri ve doğayı çok sever ve korurdu. Şimdi ise başka milletlerin etkisi ile bu özelliğini unutmaya başladı. Ve bir zamanlar, Türklerin sahip olduğu güzel özellikleri yabancılar alıp uygulamaya başladılar. Geçmişte bize ait olan bütün özelliklere sahip çıkalım. Arap, slav, aryan, pers ve diğerleri gibi ilkelliği değil Türklük medeniyetini yeniden oluşturalım. Gelecek nesillere doğru düzgün bir miras ve gelecek bırakmanın en önemli şartı ve gereği özümüze sahip çıkmaktır. Ayrıca yeryüzüne dağılmış olan Türkler farklı inanç ve düşünceler etkisinde kalmışlardır. Bunu göz önünde bulundurarak hiç bir Türk'ü birbirinden ayırmadan sevmeli ve sahip çıkma zamanıdır. Bütün dış güçler tarih boyunca Türklerin bir araya gelmesini çeşitli yollarla engellemeye çalışmışlardır. İşte biz, bu engelleri ortadan kaldırmalı ve tek yürek olmalıyız. Aksi takdirde daha da parçalanacağız. Slogan ve söylemler yerine, Türkçü tavırı ve yaşayışı göstererek, bu mücadeleyi vermeliyiz. Yani ilk önce kendimizden başlayarak, çevremize ve uzanabildiğimiz bütün Türklere örnek olacağız. Türk çocukları, bunu kolaylıkla kavrayacak ve yaşamlarına geçireceklerdir. Çünkü damarlarındaki kan, onurlu ve güzel bir mâzinin özlemini taşımaktadır.
Kürşad BÖRÜTEÇENE
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)